‘’Başörtüsünü Takmak, Sadece Başörtüsünü Takmak Değildir’’

Belirli bir azınlık bir dine inanıyor, o dinin gereği olan bir şeye birçok insan karşı çıkıyor, azınlığa savaş açıyor ve azınlık bireyleri ona istemsizce bileniyor. Ve ‘Bak kapandım, kapalıyım işte, gel yap ne yapacaksan’ diyor.
 Tarih: 21-06-2019 21:59:28   Güncelleme: 21-06-2019 22:21:28
‘’Başörtüsünü Takmak, Sadece Başörtüsünü Takmak Değildir’’

Adem Çetin

 

Dağılan Avusturya Koalisyon Hükümeti, ilkokul öğrencilerine başörtüsü yasağı getirdi.

‘’Kız çocuklarını özgürleştirdiğini’’ savunan eski hükümete karşı çıkan bağımsız milletvekili Martha Bißmann, parlamentoda baş örtüsü takarak, başörtüsünün misyonundan bağımsız soyut bir savunma sergiledi.

 

Avusturyalı Bağımsız Milletvekili Martha Bißmann, federal parlamentoda baş örtüsü takarak, ‘’bakın ben yine benim’’ dedi.

 

Martha Bißmann, ‘’ Bir kitabı kapağına göre yargılama!’’ diyerek,  baş örtüsünün taşıdığı bütün misyonu boşa çıkartmış oldu.

 

Bißmann’a göre, baş örtüsü taksam da, takmasam da ben aynı insanım diyerek, başörtüsünün tarihsel gelişimine basit bir yaklaşım sergilediği görüldü.

 

Batı hümanizmiyle harmanlanmış entelektüel bakış acısına sahip, Avusturya Cumhurbaşkanı da geçen yıl, ‘’bir gün başörtülüleri savunmak için, başörtüsü takmak zorunda kalabiliriz’’ sözleriyle,

Babil İmparatorluğundan günümüze kadar, kadının kapatılmasının siyasi bir girişim olduğunun görmezden gelindiğini veya bilinmediğini göstermektedir.

 

 

Olayın dinsel boyutu ele alındığında, durum daha da vahim.

 

Başörtüsü Takmak Tek Başına Başörtüsü Takmak Değildir

 

Bißmann, her ne kadar ben yine benim dese de, başörtüsü takan kadın, toplumsal bir katman oluşturmakta, siyasi bir potansiyel olarak görülmekte.

 

Ben yine benim diyerek, aslında başörtüsü takmakla, takmamak arasındaki farkı anlamsızlaştırmış, Müslüman kanının inançları doğrultusunda yaptığı bu eylemi işlevsizleştirmiştir.

 

14 asırdır Müslüman kadınlar dinlerinin gereği dini bir vecibe olarak gördükleri, düşündükleri, inandıkları için başlarını örte gelmişlerdir.

 

Başörtüsü takmak beraberinde bir yaşam biçimi doğurmaktadır.

Bu yaşam biçimlerinin çoğalması ve kıta Avrupa’sına yayılma korkusu, özellikle muhafazakar çevrelerin endişelenmesine, engelleyici kanunlar çıkartılmasına sebebiyet vermekte.

 

Avrupalı siyasiler, başörtüsünü salt bir dini ibare olarak görmüyor, aksine siyasal İslam’ın en önemli bayrağı olduğunu, Türkiye’de İslam Devletine doğru bir kayışın olduğunu iddia ederek örneklendiriyorlar.

 

Başörtüsü konusu, Martha Bißmann’ın deyimiyle, ‘’takıyorum ve çıkarıyorum, ben yine aynı ben’’ denemeyecek kadar derin ve karmaşık bir tarihe sahiptir.

 

 

Peki Başörtüsü Nereden Çıktı?

 

Tarihi Ne Kadar Eski?

 

Kadın ve Erkek başlangıçtan bu yana, dünyayı beraber şekillendirmişlerdir.

 

Aralarında koşullar sonucu oluşan bir iş bölümü bulunmaktadır.

 

Avcılık toplayıcılık döneminde kadınlar daha çok tarımsal üretimle ilgilenirlerdi.

 

Tarım kadınlar tarafından icat edildiğine dair, güçlü tezler mevcuttur.

 

 

Anaerkil den, Ataerkil Topluma Geçiş

 

Avcılık ve Toplayıcılık döneminde yerleşik düzene geçişi tarıma borçlu olan insan, emek değeri gereği kadın erkek statüsü eşit gelişmektedir.

 

Topraktan geçim sağlamanın, emek gücüne dayanması ve bu emek gücünün çokluğunun, daha çok ürün olduğunu keşfeden erkek, kadın üzerinde egemenliğini kurmaya başladı.

 

Erkeğin kadına hükmetmesi ilk olarak, hayvan gücünün tarım işlerinde kullanılmasının öğrenilmesiyle başladı.

 

Tarımda devrim olarak nitelendirilen, hayvan gücü kullanımı, sabanın bulunmasıyla, küçük toprak parçalarından, geniş arazilerin işlenmesine uzanmıştır.

 

Hayvanların tarım işlerinde kullanılması verimliliği artırması, kadın emek gücünün gerekliliğini ortadan kaldırmış, iş dengesinin yarı avlanma-yarı bahçecilikten, karma tarıma dayalı bir

ekonomiye doğru değişmesi beraberinde kadın ve erkeklerin rol ve görevlerinde değişimi getirmiştir.

 

Erkekler giderek avcılığa daha az zaman ayırıp, çiftçilikle uğraşmaya başlamış ve sonunda tarımı tümüyle devralmışlardır.

 

Tarım araçları ve evcilleşmiş hayvanlar biriktirilebilir ve bir kuşaktan diğerine aktarılabilir bir zenginliğe dönüşmüş ve böylece özel mülkiyet ve toplumsal tabakalaşma ortaya çıkmıştır.

 

Tarımsal oluşumlara el koyan erkeğin biriktirdiği maddi varlıkları devretme isteği ve özel mülkiyet doğuşu ‘’anaerkil ailenin’’ yerini erkeğin egemenliğine dayanan ‘’ataerkil aileye’’ bırakmasına yol açmıştır.

 

Bu olgu, kadın cinsinin erkek egemenliği altına girmesi anlamına gelmektedir.

 

Artık din, hukuk, ve ideoloji kadın-erkek eşitsizliğini pekiştirmenin en önemli araçları haline gelmiştir.

 

 

Üreme Aracı Olarak Kadın

 

Tarımın genişlemesi, beraberinde büyük bir emek gücüne ihtiyaç doğurmuştur.

 

Bunun içinde kadının çokça çocuk yapması kaçınılmaz kılınmış, çocukların özel mülkiyelerinde çalışmaları ve mirasçıları olabilmeleri için, erkeğin kendi soyundan olma teorisi doğmuştur.

 

Avcılık ve toplayıcılık dönemlerinde, bilinmeyen soy devamı, özel mülkiyetin doğmasıyla anlam kazanmış ve kadının doğurduğu çocuk, erkek tarafından sahiplenilmiştir.

 

Bu sahiplenme, beraberinde üretim aracı olarak görünen kadının da sahiplenmesi ve esareti anlamına gelmiştir.

 

 

Soy Devamı Ve Kadının Korunması

 

Erkek, kendi soyunun devamı bilincine varmasıyla, kadını saf soy adına esaret altına alarak, diğer erkeklerden korumak adına köle haline getirmiştir.

 

Kadının kapatılması tamda bu dönemlere denk gelmektedir.

 

 

Kadının Örtünmesi

 

Tarımın bulunması yaklaşık 11 Bin yıl önceye dayanmakta.

 

Kadının örtünmesinin ise yaklaşık 4 Bin yılık bir geçmişi olduğu söylenmekte.

 

Avcılık, toplayıcılık ve göçebe hayatının son bulması, hayvanların tarım işlerinde kullanılması, nüfusun artması sonucunda kadın ev işleri ve doğurganlığıyla baş başa bırakıldı.

 

Yaklaşık 4 bin yıl önce, Babil İmparator Hammurabi’nin Kanunlarında, kadının sosyal statüsü ilk kez yazılı yasa haline getirildi.

 

O zamanlar, Hammurabi Kanunları, dünya tarihinin yasalarını temsil ediyordu.

 

282 Madde halinde taş sütunlara yazılan bu yazıtlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun çökme dönemine girmesiyle 1901–1902 yıllarında Fransız araştırmacılar tarafından keşfedilmiş ve Louvre müzesine taşınmıştır.

 

Bu kanunlarda, köleler ve hür insanlar arasındaki farklılıklar -kölelere kısas kanunu (hırsızlık yaparsa elinin kesilmesi vb.) ve evlilik gibi konularla aileyi düzende tutma yükümlülükleri belirtilmiştir.

 

Günümüzde hala bazı toplumlarda -özellikle şeriat mahkemelerinde- uygulanan kanunlar, bu dönemde ortaya çıkmıştır.

 

(Neden semâvi dinlerin bir türlü köleliği kaldırmadığı sorusu, böylelikle açıklanmış oluyor.

 

Çünkü gelen bu dinlerin yasaları, tamamen Hammurabi -yani dünya- yasaları ile uyumlu olmak zorundaydı. Yoksa yayılamaz, tutulamazdı.

 

Hammurabi Kanunlarına göre, saygın, özgür, elit kadınlar örtünür. Ayrıca Hristiyanlığın yayılmaya başladığı dönemlerde, Pavlus’un da kadınların örtünmesi ile ilgili ayetlere gerekçe olarak sunduğu sebep budur.

 

Saygınlığın belirgin olması, Hristiyanların özel olması.

 

M.Ö. 13.yy’ın sonlarında Mezopotamya’da, özgür kadınlar köle olmayan erkeklerle evlendiklerinde, kocaları onları örter, eşleri olduğunu simgelerdi.

 

Erkeklerin genelde bir karısı olurdu ama çocuk yapamayan kadınların kocaları ikinci evliliklerini yapabilirdi.

 

Asur erkekleri kaba, şiddet dolu, düşmanlarına ve kadınlarına karşı acımasızlardı.

Komşu toprakları fethettikten sonra, büyük sayıda köleyi de beraberinde getirirlerdi.

 

Erkek köleler ağır işlerde, kadınlar ise metres ve domestik işlerde çalıştırılıyordu.

 

Arkeolojik kazılarda keşfedilmiş ilgili sütunlarda, kadın örtünme kuralları dışına çıkarsa cezasını şöyle belirtiyordu:

 

“Eğer bir adamın karısı ya da kızı sokağa çıkıyorsa başları örtülmelidir. Fahişeler, hizmetkârlar ve köleler örtünmemelidir.

 

Eğer örtülü olarak bulunurlarsa, üstündeki örtüleri ellerinden alınıp, elli kere kırbaçlanıp, kafalarına bitüm dökülecektir.”

 

İşte o kanunlardan bir kaçı:

 

* İster evli kadınlar, ister dul kadınlar veya Asur’lu kadınlar olsun sokağa çıkarlarken başlarını açmayacaklardır.

 

Adamın kızları ya bir şal, veya bir gulinu ile örtüneceklerdir.

 

* Sahibi ile sokağa giden Esirtu’lar (cariye, esire) örtülüdürler. Kocaya varan Kadiştu’lar, (bir ‘kutsal fahişe’ kategorisi) sokakta örtünmelidirler.

 

Kocaya varmamış Kadiştu’ların sokakta başları açıktır, örtünmemelidir.

 

* Fahişe örtülü değildir, başı açıktır. Örtülü bir fahişeyi gören olursa, onu tutuklayacak, şahitler bulacak; onu saray mahkemesine götürecek, ziynetlerini almayacaklar, onu yakalayan (sadece) elbisesini alacaktır.

 

Örtülü fahişeye, elli sopa vuracaklar, başına zift dökecekler.

 

(Adamı) ihbar eden elbisesini alacak, kulaklarını delecekler, iplik geçirecekler, arkasına bağlayacaklar.

 

Bir ay süreyle kralın hizmetini yapacaktır.

 

* Esire’ler örtünmeyecekler, örtülü esireyi gören yakalayacak ve onu saray mahkemesine götürecektir. Kulaklarını kesecekler.

 

Onu yakalayan elbisesini alacaktır.

 

* Eğer bir adam, örtülü bir esire görür ve onu serbest bırakır (da) o, yakalanmaz ve saray mahkemesine götürülmezse, onu (adamı) suçlayıp, ispat ettikten sonra, ona(adama) elli sopa atacaklar. Kulaklarını kesecekler, iplik geçirecekler, ensesine bağlayacaklar.

 

Onu ihbar eden elbisesini alacak, o adam bir ay süreyle kralın hizmetini yapacaktır.

 

* Eğer bir adam esiresini (esirtu) örtmek isterse, beş veya altı arkadaşını oturtup, onların önünde onu örtecek ”0 benim karımdır” diyecek, 0, onun karısı olacaktır.

(Başka) adamların önünde örtülmeyen ve kocası ”bu karımdır” denilmeyen esire, eş değildir. Esirtu’dur.

 

* Eğer adam ölürse, örtülü karısının evlatları yoksa esirelerin evlatları, (öz) evlattırlar ve (mirastan) hisselerini alacaklardır.”Kaynak: (Kadriye YALVAÇ-Mebrure TOSUN: Sümer, Babil, Assur Kanunları, TDK, Ankara)

 

Ataerkil dönem ve bunun yansıttığı katı kurallardan önce, Sümer ve Mezopotamya halkı ‘Anaerkil’di.

Kadınlar toplumda saygı değer, iş ve mülk sahibiydi.

 

Anaerkillik ve cinsel özgürlük Güney Babil, Mezopotamya, Asur bölgesine doğru uzanıyor ve kuzey Mezopotamya’nın uygarlık dönemlerinde uygulanıyordu.

 

İştar, eski Mezopotamya’da bereket, aşk, cinselliğin gücü ve doğuşunun, ayni zamanda savaşın, silahların ve paranın, öncül tanrıçasıydı.

 

Zamanla ataerkilleşen Mezopotamya’da, İştar tanrıçası kutsal mevkisini yitirmeye başladığında, bir kaç erkek tanrıça doğmuş, ataerkillik ‘dominantlık’ kazanmıştı.

 

Asur başkenti Ninova şehrindeki kazı işlerinde, bu topluluğun hazineleri bulunmuştur; bulunan hazineler arasında, ünlü ‘Ninova Tabletleri’ de vardır.

 

Bu tabletlerin yardımıyla arkeologlar, Mezopotamya uygarlığının sırlarını çözmeye başladı.

 

Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan bu tür tabletlerin bazıları 5.000 yıl öncesine aittir.

 

Bulunan tabletlerin üzerindeki yazılar din, matematik, yasalar, bilim ve başka konulara ilişkindir.

 

(Ninova, Dicle Nehri’nin batı kıyısında bulunan ve bir dönem Asur Devleti’ne başkentliğini yapan bir eskiçağ kentidir.

 

Modern Musul şehrinin hemen yanında bulunmaktadır).

 

Sümer, Asur, Hitit, Urartu ve Akad gibi site devletlerinde de benzer uygulamalar vardı.

 

Kadını örtüye sokmanın temel nedeni, hür kadın ile köle kadınların birbirinden ayrılmasını sağlamaktı.

 

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, örtünmenin ilk kez Sümerlerde ortaya çıktığını söylüyor.

 

(Konu ile alakalı; Muazzez İlmiye Çığ - Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni adlı kitabı okuyabilirsiniz.)

 

Çoktanrılı olan Sümer dininde, özellikle büyük tanrıların mabetlerindeki kadınların kutsal görevlerinden biri de tanrının gelini olarak ‘genel kadın’lık yapmak.

 

Diğer rahibelerden ayrılması için de başlarını örtmeleri gerekirdi.

 

“Çok sonra İ.Ö. 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunla evli ve dul kadınların da başlarını örtmesi şart koşulmuş. Böylece bu kadınlar da yasal seks yapan mabet fahişeleri gibi kabul edilmiş oluyor.

 

Bu gelenek, önce Yahudi kadınlarına geçmiş daha sonra da İslam kadınlarına uygulanmış.” (Muazzez İlmiye Çığ - Vatandaşlık Tepkilerim, s.163).

 

Asur İmparatorluğunun dışında, Bizans, Fars, Hindistan ve Klasik Yunan İmparatorluklarının kadınlarının, Hammurabi kanunlarına benzer yükümlülüklerle, sosyal statü bakımından üst düzeydeki kadınların diğer kadınlardan ayrı tutulması için örtünmesi gerekiyordu.

 

Eski Çağ Filozofu, Heraklit, Antik Yunan ve Mısır’da yaşayan kadınların baş giyimini şöyle tarif etmişti:

 

“Giysilerin başa gelen kısmı öyle sarılır ki, yüzün tümü peçeyle örtülmüş gibi görünür.

 

Zira sadece gözler ortada kalır, yüzün diğer bölümleri ise giysinin bir parçası ile tamamen örtülür.

 

Bütün kadınlar bu şekilde beyaz renkli giysiler giyerler.”

 

Antik Yunan’da başörtü, bereket tanrıçası Demeter ve Zeus’un karısı Hera’nın da özel simgesiydi.

 

Zamanla kadınlar bu durumu bile arayacak hale gelecekti.

Antik Yunan’da kadın, “erkeğin başının belası” olarak görülmeye başlanacaktı.

Pis kadınların domuzdan, zeki kadınların tilkiden, meraklı kadınların köpekten meydana geldiğine inananlar bile vardı.

Kadınların tek başına sokağa çıkmaları ise artık hayaldi.

 

Eski Anadolu kültüründe olan bu örtünme anlayışı, dünyanın çeşitli topluluklarında da vardı.

 

Onlar genellikle meseleyi mitolojik öykülere dayandırıyorlardı.

Örneğin, Japon mitolojisinin kutsal kahraman Okikurumi, Aynular’a kültür ve uygarlığı öğretmek üzere tanrıların cennetinden yeryüzüne inmişti.

 

Cennete dönmeden önce Aynular’dan bir kadınla evlendi.

 

Karısına, yiyecekleri kabile halkına dağıtma görevi verdi.

Ancak bunun için de bir koşulu vardı; hiç kimse karısının yüzüne bakmayacaktı. Yani örtünecekti!

 

Kadının en büyük onuru bakire ve doğurgan olmaktır.

Hiçbir sosyal hakkı yoktu.

 

Hatta kadın, başı açık dışarıya çıkarsa kocası onu boşayabilirdi.

Tek tanrılı dinler, kadının sosyal hayatını pek değiştirmedi.

 

 

Günümüzde Üretimde Kadının Yeri

 

Kadınlar, her dönem ve toplumda çeşitli çalışma biçimleri ile üretim faaliyetleri içerisinde yer almaktadırlar.

 

Kadınların çalışma biçimlerindeki çeşitlilik, çalışma kavramına erkekler ve kadınlar açısından farklı bir anlam ve içerik yüklemektedir.

 

Kadınların “çalışma”sının sadece ekonomik olarak üretken faaliyetlerden oluşmaması, çalışma yaşamına katılımı ve çalışma koşullarını kadın ve erkek için farklı özelliğe büründürmektedir.

 

Kadınların ev içinde kendilerinin, ailelerinin ve toplumun yeniden üretimi için yaptıkları, kullanım değeri olduğu halde piyasada değişim değeri olmayan ve parasal karşılığı bulunmayan çalışma biçimleri (yemek pişirme, temizlik, çocuk ve ailenin diğer bireylerinin bakımı gibi işler) üretim faaliyetlerinden sayılmayarak değersiz kılınmakta.

 

 

Türkiye'de Başörtüsü

 

Türkiye’de başörtüsü gerek İslam dinine, gerekse diğer dinlere mensup kadınlar tarafından gelenekler ve dini inançlar nedeniyle farklı şekillerde kullanılmaktadır.

 

Baş örtüsünün daha çok bir süs eşyası olarak değerlendirildiği eski Türk kültüründe kadınlar "bürünmek'" kelimesinden türetilerek “bürüncük” denen ve “yaşurmak” (gizlemek, örtmek) kelimesinden türetilerek “yaşmak” diye adlandırılan çeşitli örtüler kullanmışlardır.

 

Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra da devam eden bu adet, Anadolu’ya yerleşen Türkler tarafından da sürdürülmüş; Osmanlılar döneminde Osmanlı kadın kıyafetinin önemli bir unsuru olmuştur.

 

Günümüzde Türkiye’de Müslüman kadınların başını örtmesi çok yaygın bir uygulamadır.

 

Yahudi kadınlar genellikle sadece sinagogda başını örtmekte; sayıları hayli azalmış olan Hristiyan rahibeler günlük yaşamlarında başlarını örtmektedir.

 

Osmanlı döneminde başlarını örtmesi yolunda kendilerine müdahale edilen kadınlara cumhuriyet döneminde başörtüsü kullanmamaları yönünde müdahaleler yaşanmıştır.

 

Başörtüsünün başta üniversiteler olmak üzere kamu ve bazı özel kurumlarda yasaklanması başörtüsü sorunu olarak adlandırılan büyük bir sorun haline gelmiştir.

 

 

Başörtüsünün Siyasallaşması

 

Babil İmparatorluğundan günümüze kadar, kadının kapatılması özü itibariyle siyasi bir girişimdir.

 

Ataerkil topluma geçişin getirdiği kanunlar, eski de, zulüm ve baskı olarak yankı bulmuştur.

 

Anaerkil toplumda kadının elinde bulunan, saygınlık, cinsel özgürlük ve üretkenliği alınmış, kadınlara karşı dar bir yaşam alanı layık görülmüştür.

 

Siyasal oluşumların oluşturduğu toplumsal ahlak yasaları, kadının hareket alanını daraltmış, namus olgusuyla da prangalar vurulmuştur.

 

Tek tanrılı dinler, kadınların kapanmalarını kutsayarak, geçmişten gelen kadın baskısını artırmıştır.

 

Günümüzde kadınlar, kapanmak için savaşlar vermesinin arkasında yatan gerçek, ilahi korkudur.

 

Özünde, erkek egemenliğinin siyasal iktidarı olan bu durum, kapanan kadının gözünde inançlarına ibadet olarak görülmektedir.

 

Başörtüsü binlerce yılı içerisine alan bir gelenektir.

 

Bu gelenekler dönemin koşullarına göre şekil aldırılmış ve siyasallaştırılmıştır.(virgül.at)

 

 

Kaynaklar:

 

Kadın ve Ekonomik Yaşam

 

Ataerkillik, Toplumsal Cinsiyet ve Kadının Çalışıma Yaşamına Katılımı

 

Muazzez İlmiye Çığ, Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sürmer’deki Kökenleri (Çığ’ın Eserleri 1.) Kaynak Yayınları, 1. Baskı 1995,

 

Ali Narçın, Asur-Kent Krallığı, Dünya Uygarlıkları, Siyah Beyaz Yayınları, 1. Baskı, 2016

 

Joseph Campbell, Tanrı’nın Maskeleri (İlkel Mitoloji) İmge Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, 1992

 

Ali Narçın, Hitit, Anadolu Rüzgarı- Dünya Uygarlıkları, Siyah Beyaz Yayınları, 1. Baskı, 2016

 

THE HISTORY OF COSTUME-By Braun & Schneider — c.1861–1880

 

Ali Narçın, Sümer, Yazının Mucitleri ,Dünya Uygarlıkları, Siyah Beyaz Yayınları, 1. Baskı 2016

 

Beginning of Oriental seclusion of women][Burns, World Civilizations, 4th ed., pp. 76–77

 

Ali Narçın, Babil, Babil’in Çocukları, Dünya Uygarlıkları, Siyah Beyaz Yayınları, 1. Baskı 2016

 

 

 

 

  Bu haber 8417 defa okunmuştur.   Kaynak: Haber Merkezi
  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  DİĞER Analiz - Yorum Haberleri
YUKARI